MAKALELERİM

Ankara; 03.04.2011

 

GİRİŞ

 

Sizlere, beni bu kitabı yazmaya yönlendiren olayın başlangıcını anlatmadan geçemeyeceğim.

 

Ben bir yazar değil, iş adamıyım ve iyi bir okurum. 1979 yılından beri de Libya’da kesintisiz olarak iş yapan bir müteahhitlik firmasının mensubuyum. Geçmişte Amerika ile Libya’nın  arası açılmış , Amerika bazı terörist olaylar bahane ederek 15 Nisan 1986 tarihinde Tripoli’yi bombalamış ve arkasından da Birleşmiş Milletler kararı ile Libya’ya ambargo konmuş ve Libya’nın hava sahası kapatılmıştır. Dolayısıyla biz Libya ile olan seyahatlerimizi Tunus-Jerbe üzerinden yapıyor, Jerbe’den Tripoli’ye karayolu ile gidiyorduk.

 

17 Temmuz 1998 Cuma günü Türk Havayolları’nın 09:45 uçağı ile İstanbul’dan Tunus’un başkenti Tunus şehrine geldim. Oradan da Tunus Havayolları’nın 14:00 uçağı ile Jerbe Adası’na gitmemiz için iç hat bileti almamız gerekiyordu. O gün hava çok sıcaktı, terminal binası eski bir bina olduğu için klima tesisatı yoktu. Tabir caizse binanın içi bir hamamdı. Yolcu sayısı fazla olduğu ve bir nizamda bulunmadığı için insanlar sıraya girmiyor, adeta birbirleri ile boğuşuyorlardı. Mecburen ben de bu boğuşmanın içine dalarak saatlerce süren mücadeleden sonra zor bela biletimi ve uçuş kartımı alıp, ucu ucuna uçuş kapısına ulaşabildim. Ama her tarafımdan sular fışkırıyor, içimde bir isyan kabarıyordu.

 

Ben aynı zamanda sürekli pipo içen bir tiryakiydim. Pipo çantamı hep yanımda taşırdım. Uçuş kapısına vardığımda, kısa bir süre dinlenmek için oturduğum koltuğun yanına pipo çantamı da koydum. Ancak uçağa çağrılma anonsu ile acele ile yerimizden kalkarken pipo çantasını orada unutmuşum. Bunun farkına ancak uçak hareket ettikten sonra vardım. O kadar tiryakiydim ki, eğer pipo çantamı bulamazsam gerekirse geri dönmeyi bile göze alabilirdim. Doğruca pilotun yanına gittim, olayı ona anlattım ve yardımcı olmasını rica ettim. Oda durumu Tunus Hava Meydanı’na bildirdi. Araştıracaklar ve  bulabilirlerse bir sonraki uçakla gönderecekler dedi.  Saat 15:00 civarı Jerbe’ye geldik ve ben bir sonraki uçağı beklemeye başladım. Bu esnada terminalin dışına çıktım. Beni almak üzere, Tripoli’den gelmesi gereken firmamızın aracının gelip gelmediğini kontrol ettim. Gelen giden yoktu. O zaman cep telefonu ve başka bir haberleşme aracı olmadığı için nedenini öğrenemedim. Gayem, gelecek uçakla geleceğini umduğum pipo çantamı alıp geceye kalmadan , bozuk olan Jerbe-Hudut arası yolu geçmek ve karanlık basmadan Tripoli’ye ulaşmaktı. Çünkü gerek Jerbe-Libya Hududu arası yol, gerekse Libya içindeki yol gece yolculuğu için tehlikelerle doludur. Mecburen Tripoli’den gelecek arabamızı ve Tunus’tan bir sonraki uçakla gelmesini ümit ettiğim pipo çantamı beklemeye başladım. Bir taraftan da güneş alçalmaya devam ettikçe geceye kalma korkusu da başladı. Tabii buna bağlı olarak huzursuzlukta.

Ben terminal binasından dışarı çıktığımda, orta yaşlı bir Libyalı taksi şoförü yanıma yaklaşarak beni Tripoli’ye götürmeyi teklif etti. Eski model bir Mercedes arabası vardı. Ben de kendisine bizim arabamızın yolda olduğunu kendisine ihtiyacım olmadığını bildirdim.

Aradan iki saate yakın bir zaman geçti. Bu arada Tunus’tan gelecek olan uçak geldi. Fakat benim pipo çantası gelmedi. Tripoli’den beklediğim firmamız arabası da gelmedi, fakat Libyalı şoför inatla her 15 dakikada bir gelip sürekli olarak beni Tripoli’ye götürme teklifini yeniledi. Ben halen bizim araba gelecek ümidiyle her seferinde onu reddettim. Ama adam ısrarcı, ne yaparsam yapayım yanımdan ayrılmıyor.

Ben yer değiştirdikçe o yine yanıma geliyor. Sanki birilerinden sakın o adamın yanından ayrılma talimatı almış bir görevli gibi davranıyor.

Jerbe’de 3 saate yakın bekledim, güneş batmaya başlamış fakat bizim araba halen gelmemişti. Sonradan öğrendim ki, şoför yolu , Jerbe diye başka bir şehre gitmiş. Çaresiz olarak Libyalı şoföre muhtaç hale geldim. Onun eski model Mercedes’i ile alaca karanlıkta Jerbe’den yola çıktık. Tunus-Libya Hududuna kadar şoförün de yavaş ve dikkatli  araba kullanmasıyla salimen geldik.

Bazen Tunus ve Libya pasaport kontrolleri sırasında problem çıkar, geçişleri saatlerce kapatırlar. O gün de öyle bir olay olmuş,  pasaport polisleri kulübelerini terk etmiş. Uzun bir süre bekledikten sonra gönülleri oldu ve görev başına döndüler. Ben de pasaport kontrolünü saat 20:30’da yaptırabildim. Normalde olması gerekenden dört saat sonra.

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra gümrük memurları çevirdi. Her zaman daha sükûnetli olan bu insanlar, bavulumu ve el çantamı açtırarak sonuna kadar her şeyi boşaltıp didik didik aradılar ve beni yarım saat orada tuttular. Hiç de nazik davranmadılar. Daha önce dikkatli bir şekilde istiflenerek bavula konmuş olan eşyaları, şimdiki darmadağın haliyle bavula yerleştirmede çok zorlandım. Gecenin serinliğine rağmen kan ter içinde kaldım, içim nefretle doldu.

Saat 21:00 civarı arabaya bindim ve araba hareket etti. O anda hayatımın en büyük hatasını yaptım. Yüksek sesle ve büyük bir hırsla “Ey Allah’ım  sabahtan beri bana bu çektirdiklerin ve bu eziyet niye, oldu olacak bir de trafik kazası yaptır da işkence tamamlansın” dedim. Bu cümle ağzımdan kontrolsüz ve içgüdüsel olarak çıktı. Hemen pişman oldum ve tövbe ettim, üç İhlas Suresi ve bir Fatiha Suresi okudum. Yola devam ettik.

Ağzımdan kontrolsüz bir şekilde çıkan bu sözler bende korku yarattığı için, şoföre  yavaş ve dikkatli gitmesi için tembih ettim. O da talimata uygun olarak gitmeye devam etti. Ta ki, huduttan 40km. kadar gelene kadar.  Sabrata ve  Zuara arasında  bir noktaya geldiğimizde, arka sıradan kafamı kaldırıp baktığımda arabanın hızı 120 km.’ye çıkmış. Hemen şoförü yavaş gitmesi için ikaz ediyordum ki, yolun sağından zifiri karanlık içerisinden yola bizim şeridin içine aniden bir tır süratle daldı ve biz de büyük bir hızla bu tıra arkadan çarptık. Şoför emniyet kemerli olduğu ve direksiyonu da hafif kırabildiği için kendini kurtardı. Ben arka koltukta oturuyordum ve arabada eski model olduğu için, arka koltukta emniyet kemeri yoktu, dolayısıyla kemer takmıyordum. Büyük bir hızla ben öne fırladım ve bu esnada ön koltuğu kırdım. Kırılan koltuk kısmen hızımı kesmesine rağmen kafam ön cama girdi. Gözlüğüm burun üstümü kesti, suratım da arabanın göğsüne yapıştı. Bir an, birkaç saniye hareketsiz kaldım. Kendimi kontrol etmeye çalıştım.

Bütün cam kırıkları başımın her yerinde, saçlarımın içinde tuz buz halinde fakat şuurum yerindeydi. Arabanın ön kısmı neredeyse ön mindere gelmişti.

Kaza yaptığımız bu yol Libya’nın en işlek ana yollarından birisi olması nedeni ile yoğun bir trafik akışı vardı. Gecenin o saatinde bile trafik yoğundu. Libyalılar’ın çok iyi bir tarafı varsa bir trafik kazası olduğunda bütün insanlar arabalarını durdururlar ve kaza yapanın milliyeti ne olursa olsun hemen onun yardımına koşarlar. Bu kazada da onlarca araba yanımızda ve arkamızda durdu, daha ben kafamı arabanın göğsünden kaldıramadan onlar benim imdadıma yetişerek beni arabadan çıkarıp, sahibini halen bilmediğim bir arabaya taşıdılar.

Arabadan çıkarıldığımda her tarafım kan içindeydi , sağ kolum sallanıyor ve çok acıyordu. Şuurum yerinde olduğu için benim ikazım üzerine bagajda bulunan bavulumu ve el çantamı da alarak kendi arabalarına taşıdılar. Kalabalık bir grup halinde beni Sabrata Hastanesi’ne büyük bir hızla yetiştirdiler. O kadar hızla gittiler ki, neredeyse bu araba da kaza yapacaktı. İkinci kazadan kıl payı kurtulduk. Eğer ön koltuk kırılma esnasında hızımı kesmeseydi belki o hızla ben camdan dışarı fırlayacak, belki bugün hayatta olmayacaktım. Diğer bir husus, çok yavaş ve dikkatli giden şoföre ne oldu da o noktada hızı 120 km.’ye çıktı. Uyumuş olduğunu zannetmiyorum.

Hastaneye vardığımda hemen ameliyata aldılar. Ameliyata girmeden oradaki polislere üzerimdeki yüklü bir para ve kredi kartları olan cüzdanımı teslim ettim. Ayrıca             kartvizitimi de  verip Tripoli Ofisi’ni arayarak kendilerine benim hastanede olduğumu bildirmelerini rica ettim. Zira bütün bu esrarengiz olaylar esnasında ne Tripoli ile ne de Ankara’daki ailemle ilişki kuramamıştım. Sonradan öğrendiğime göre, herkes çılgın gibi benim başıma ne geldiğini merak ediyormuş.

Meğer o darbe esnasında benim sadece omuzum çıkmış, herhangi bir kırık oluşmamış ve beyinde de bir hasar yapmamış.

Hastanede derhal röntgenim çekildi ve anestezi verilerek çıkan omuzum yerine oturtuldu. Sabaha karşı 04:30’da bezden portatif bir hamak üzerinde gözümü açtığımda, Allah rahmet etsin, kazadan birkaç sene sonra göreve giderken bir trafik kazasında vefat eden, bizim çalışanımız çok değerli bir insan olan benim can dostum ve Libyalı danışmanım Hasan Tuweybi ile Tripoli Ofis yetkilisi Hasan Hüseyin Adaş başımda bekliyorlardı. Ameliyatı gerçekleştiren Bulgar doktorlar kolumu sabit bandaja alarak benim hastaneden çıkışıma izin verdiler. Meğer yapılan bu sabit bandaj hatalı bir yöntemmiş, ileride bu hatayı telafi etmek için çok sıkıntılı günler geçirdim.

Hastaneden çıkarken polisler bütün paramı son kuruşuna kadar ve kredi kartlarımı eksiksiz olarak verdiler. Bavullarımı ve el çantamı da eksiksiz teslim aldım. Ancak günlük notlarımı tuttuğum ajandamı hiçbir şekilde alamadım. Kimse de ajandanın alıkonulduğunu kabul etmedi.

Takip etmek zorunda olduğum bazı zorunlu işler nedeniyle, o sabit bandajlı kolumla on gün kadar Libya’ da kaldıktan sonra Türkiye’ ye döndüm.

Türkiye’ ye döndüğümde bazı doktorlar bana riskli olacak ameliyat teklif ettiler, bazıları da fizik tedavi. Ben fizik tedaviyi tercih ettim. Ancak sabit bandaj nedeniyle omuz mafsallarında oluşan kan pıhtıları kurumuş olduğu için, omuz mafsallarını açmak için uygulanan jimnastik hareketleri büyük acılar çekmeme neden oldu. Aylar süren tedavi sonunda sağlığıma ve eski halime kavuşmuş oldum.

Yaşanan bu olaylardan sonra oturup uzun uzun düşündüm. Olayları birbirine bağlayarak bir analiz yapmaya çalıştım. Kendi kendime bütün bu olaylar tesadüf olamaz, bazıları tesadüf olsa bile. Bütün bunlar zincirleme bir düzen içinde gerçekleşemez dedim. Bunun bir sebebi ve nedeni olmalı diye düşündüm. Buna sebep olan son noktadaki isyanım diye karar versem bile, son noktaya gelene kadar yaşanan olaylar silsilesi sanki bir planın kusursuz uygulanması gibiydi. Bütün bu olaylar eş zamanlılık dediğimiz kavramın tezahürü idi.

Maddeciler bu olaya nasıl bakar bilemem ama ben buna neden olan, o an izah edemediğim soyut bir gücün varlığına içtenlikle karar verdim. Bütün bunlar Allah’tandır, kaderdir diye sade bir ifadenin arkasına saklanmadım. Bu olayların metafizik yönünü araştırmaya karar verdim. O zamana kadar okumayı seven bir insandım, normalde herkesin okuduğu edebi eserleri ve bazı araştırma kitaplarını okurdum.

Bu olaydan sonra Kuran’ı derinlemesine incelemeye karar verdim. Çünkü ortada soyut bir şeyler olduğuna  inandım. Kuran’ı bir dindar gözlüğü ile değil, bilimin ve gerçekçiliğin gözlüğü ile okuyarak gerçek anlamını kavramaya çalıştım. Kuran’ı okurken bazı ayetlerin manasını daha iyi anlayabilmem için, evren bilimi hakkında, kuantum fiziği hakkında, biyoloji hakkında bilgiler edinmem gerektiğini gördüm. O günden bugüne kadar onlarca cilt kitap okudum ve okumaya devam ediyorum. Okudukça, bilmediğimiz şeyleri öğrendikçe, öğrenme açlığım daha da artıyor. Okuyup öğrendikçe her şeyin bize okullarda öğretilen somut şeylerden ibaret olmadığını, soyut şeylerin, somut şeylerden çok daha önemli olduğunu anladım.

Kuantum fiziğine ve evren bilimine dalınca, atomun içindeki mikro düzenle, evrendeki makro düzenin benzerliğini görünce, düzeni yaratan ve yöneten bir gücün varlığına inandım.

Keza kuantum fiziğinin öğrettikleri ile eskiden beri tasavvufçuların söylediklerinin ne kadar benzer olduğunu ve ilimle inancın nasıl uyum içinde bir araya gelebildiğini gördüm. Sanki tasavvufçular 1930’larda ortaya atılan ve daha yeni yeni gelişen kuantum fiziğini eski zamanlardan beri biliyorlar mıydı? diye düşünmeye başladım.

Evrendeki mikrodan, makroya her şeyin elektron denen en küçük parçacıktan, galaksi dediğimiz milyonlarca yıldız kümelerinden oluşan devasa kütlelerin, güneş sistemimizin, dünyamızın hep dönme halinde olduğuna göre, acaba Mevlana  o zamandan bu olayı bildiği için mi ayinlerini dönme üzerine inşa etti  diye aklımdan geçirmeye başladım.

 

SUNUŞ

Dünya denen bu gezegen üzerinde insanlık tarihinin 7 milyon yıl önce başladığı iddia edilir. Fakat hayli ilkel bir şekilde   ortaya   çıkan bu   insanımsı    türler    evrimleşerek    2,5 milyon  yıl önce Homo habilis dediğimiz tür daha sonra, Homo   erektus   yaklaşık 500 bin yıl önce Homo Sapien ortaya çıktı.

Ancak bu insanlar bizden biraz farklıydı. Beyinleri daha küçüktü, basit aletler yapabiliyorlardı ve ateşi kullanabiliyorlardı.

Homo Sapien insanları zamanla Afrika, Doğu Asya ve Avrupa’da yaşayanlar olarak farklılaşmaya başladılar. 130 bin ile 40 bin yıl öncesine gelindiğinde Homo Neanderthalensis denen Neanderthal ırk ortaya çıktı. Yapılan kazılarda bunların çok daha gelişmiş olduğuna, hastalarını tedavi edebildiklerine ve ölülerini gömdüklerine dair bulgulara rastlandı. Ayrıca bunların beyinleri bizimkilerden biraz daha büyüktü.

Yapılan araştırmalarda bulunan kalıntılardan ve fosillerden anlaşıldığı üzere insanlık bir   sıçrama yaparak 50 bin yıl önce Afrika’da ve 40 bin önce de Avrupa’da bugünkü insanların iskelet yapısına benzeyen Cro-Magnon dediğimiz insanlar bir anda ortaya çıktı. Siz buna isterseniz Adem ve Havva olayı da diyebilirsiniz.

Yine arkeolojik araştırmalarda bulunan kalıntılara göre bu Cro-Magnon insanları taş ve kemiklerden oyulma gelişmiş aletler, elle tutulan kazıma aletleri, çok parçalı aletler, zıpkınlar, mızrak fırlatıcıları, ok ve yaylar, balık ağı, olta, iplik, süs eşyaları, olağanüstü güzellikte mağara resimleri, heykeller, müzik aletleri yapabiliyorlardı. Ölülerini mezarlarına büyük bir özenle gömüyorlar, ruhsal bakımdan da çok gelişmiş oldukları görülüyordu. Bizim atalarımız olan Cro-Magnonların hem zihinsel, hem de ruhsal bakımından gelişmiş olduğu bulunan kalıntılarla ortaya konmuştur.

Bu görüş ve iddialar tarihçilerin ve arkeologların tespitleri ve iddialarıdır.

Ancak bilim adamları arasında tartışma konusu olan MU Medeniyeti incelendiğinde gelişmiş insan varlığının tarihi çok daha eskidir.

Cro-Magnon insanlığı dünyada yaşanan çeşitli tabii afetler ve buzul çağı gibi yaşamı tehdit eden büyük felaketlerle boğuşarak batmış çıkmış fakat gittikçe gelişerek, dünya üzerinde çok çeşitli medeniyetler kurmuştur. Kurulan bu medeniyetlerin yapısına baktığımızda yükseliş dönemlerinde bilim, teknik ve mistik değerler birlikte bir güç olarak kullanılmıştır. Yükselişin zirvesine doğru mistik değerler ihmal edilmiş, insanlar ve yönetimler yozlaşmış, madde bağımlılığı ön plana çıkmış ve insanlar ahlaki değerlerini de yitirmeye başladıkları için ortaya çıkan yozlaşmalar sonucu bu medeniyetler batmıştır. Batan medeniyetlerin yerine gelen medeniyetlerde de benzer durumlar yaşanmıştır.

Takriben 3900 yıl önce Hz. İbrahim’le tek tanrılı dinler ön plana çıkmaya ve insanlar bu dinler etrafında birlik ve devletler oluşturmaya başlamış ve dinler itici bir güç haline gelmiştir. Yaklaşık 3500 yıl önce Yahudiler Tevrat etrafında birleşmiş, Hristiyanlar 2000 yıl önce Hz. İsa’ya bağlılıklarını ilan etmiş ve daha sonra İncili dini rehberleri olarak kabul etmiştir. 1400 yıl önce İslam dini ortaya çıkmış ve Müslümanlar Peygamber Hz. Muhammed’in önderliğinde Kuran etrafında birleşmişlerdir.

Daha sonraki yıllarda bu din ayrılıkları, dünya insanlarını birleştirme yerine ayrıştırmıştır. Bütün dinlerde gittikçe yozlaşma ve kişiselleşme başlamış, hepsi de kendi içinde tek bir kitaba ve tek bir kaynağa bağlı olması gerekirken, kişilere bağlı mezhepler, tarikatlar oluşmuş ve dini görevler asıl kaynak olan Tevrat, İncil   ve Kuran dışında kişiler tarafından yapılan düzenlemelere göre icra edilmeye başlanmıştır. Yani bütün tek tanrılı dinlerde temel kaynaklardan büyük oranda uzaklaşılmıştır. Din adına din dışı bir çok kural oluşturulmuş ve insanlara temel kaynak olan ve temelinde sosyal adalete dayalı bir düzen öneren, iyi ahlaklı olmayı ve paylaşımı öngören ana kitaplar yerine insanların koyduğu bu kurallar öğretilmeye başlanmıştır. Bu öğretilerin çoğu da akıl dışı ve ana kitaplara uymayan bilgiler içerdiği için toplumun büyük bir kısmı da manevi değerlerden uzaklaşmıştır.

Bugün nüfusu 73 milyonu aşan ve % 99’u Müslüman olan ülkemizde Kuran’ı Kerim’in Türkçe mealini okuyan insan sayısının % 1’den fazla olduğunu zannetmiyorum. Eğer bu Kuran okunmuyorsa, okumadan içinde ne dendiğini nasıl anlayacağız? İçeriğini bilmediğimiz bir kitabı nasıl yargılayacağız? İnsanları doğru bilgilendirmek ve gerçekleri ana kaynağından öğretmek ve insanlara özgürce seçimini yapmalarını sağlamak için Türkçe Kuran okumayı teşvik etmek yerine Türkiye’nin bütün şehirlerinde, kasabalarında, köylerinde, neredeyse bütün mahalle camilerinde  Arapça Kuran kursu açmakla insanlara dini inançları öğretilemez. İnsan ancak kendi ana dilinde okuduğunu anlayıp, değerlendirir ve ona göre yönünü tayin eder. Anlamadığı bir dilde okunan bir kitabın içeriğini anlamadan, o okumanın, okuyana ne faydası var? Olsa olsa belki onda bir saygı ortamı yaratır.

KURAN MÜZZEMMİL SURESİ (73/3) (Yaşar Nuri Öztürk Meali)

Ayet 4            : “Yahut buna biraz ekle! Ve Kuran’ı ağır ağır düşüne düşüne oku”

emrini vermektedir. Kuran’da açıkça ifade edildiği gibi, Kuran’ın ağır ağır ve düşüne düşüne okunması gerekiyor. Okunan bir şey üzerinde düşünülebilmesi için önce okunan şeyin anlaşılması lazım. Anlaşılabilmesi için de okumanın kendi ana dilinde veya anlayabildiğin bir dilde olması gerekir. Aksi halde manasını bilmediğin bir dilde okunan Kuran’dan ne anlaşılabilir. Olsa olsa huşu duyulur. Hal böyle olunca da dindar geçinen kesiminde büyük bir kısmı sadece Arapça Kuran okuyup, Kuran’ın Türkçesini okumadıkları için dini bilgilerini Kuran dışı kaynaklardan öğrenmektedirler. Dolayısıyla bu kişiler ana kaynağı terk edip kulaktan dolma bilgilerle ve kişilerin yorumları ile dini görevlerini yaptıklarını zannediyorlarsa vay onların haline.

Gelinen bu noktada binlerce sene ortaya konan dini kurallar ve öğretiler de mecrasından saptırılmış olduğu için bugün insanlar gerek dindar olsun gerekse dindar olmasın çoğunlukla artık maddiyatçı bir mecraya girmiş ve artık dinler de birleştirme ve adalet sağlama özelliğini yitirmiştir. Aksine din mensupları kendi aralarında mezhep ve tarikat çatışmalarıyla birbirini katleder hale gelmiş, farklı din mensupları da birbirleri ile savaşır hale gelmiştir. Görünen şu ki, dünya insanları için dinler de bir kurtarıcı değil , aksine ayrımcı olmuştur. Ülkemizde ve çevremizdeki ülkelerle, dünyada olup bitenlere baktığımızda  bu acı tabloyu açıkça görmekteyiz. Artık insanlar çoğunlukla spiritüel özelliklerini yitirmiş, mistik bilgilere değer vermez  hale gelmiştir.

Antik medeniyetlere baktığımızda, o dönemin insanları kişisel bilgilerini, idari yeteneklerini, geliştirdikleri teknolojilerini  ve mistik güçlerini bir araya getirerek o büyük medeniyetleri yaratmışlardır. Bunun en büyük örneklerinden birisi günümüze kadar ayakta kalan Mısır’da ve dünyanın muhtelif bölgelerinde inşa edilmiş olan piramitler ve bazı muhteşem yapılardır. Bugün bile bunların nasıl ve hangi teknolojilerle yapıldığı ve buralarda uygulanan matematiksel uygulamalar tartışılıyor.

Arkada bırakılan işaret ve bilgilerden bu eserlerin yapımında mistik güçlere ne derece önem verildiği bilimle, mistik bilgilerin birbirine hasım olarak değil, işbirliği içerisinde olduğu görülür. Bu işbirliği devam ettiği sürece gelişmeler devam etmiş, ne zamanki mistik değerler devre dışı bırakıldığında, insanlar maddeciliği ön plana çıkarmaya başlamış, ahlaki değerler yozlaşmış, kişisel kazançlar öne çıkmış, toplumların yararına değil, kişilerin yararına anlayış öne çıkmıştır. Tabii bu anlayış geliştikçe topluma sadakat ve toplumun daimiliğine olan inanç yitirilmiş ve ister istemez bu muhteşem medeniyetler büyük oranda bu nedenlerle yok olmuştur. Tabii afetlerle yok olanlar hariç.

 

Yok olan antik medeniyetlerden sonra gelen ve dünyanın çehresini değiştiren medeniyetlerin başında Yunan Medeniyeti gelir. Mısır Medeniyeti’nin sonlarına doğru palazlanmaya başlayan Yunan Medeniyeti’nde yetişmeye başlayan aydınlar ve bilim adamlarının bir kısmı, Mısır’dan elde ettikleri bilgilerin ışığı altında felsefede ve bilimde yeni buluşlar ortaya koymaya başlamışlar, özellikle maddeci bilimin temellerini atmışlardır. Diğer medeniyetlerde olduğu gibi yozlaşma ve büyüme hırsları sonucu onlarda yok olmuşlardır.

Uzun süren dinsel savaşlar ve çıkar kavgaları ile dünya insanları büyük acılar çekmişler. 1830’lara gelindiğinde dünyada başlayan sanayi devrimi ile insanlar artık tamamen maddeciliğin esiri haline gelmiş, sık sık yeni buluşlar ortaya konmaya başlanmıştır. Dünyada yaşanan 1. ve 2. Dünya Savaşları başta silah sanayileri olmak üzere büyük teknolojik buluşlara neden olmuştur. Günümüzde ise, teknolojik buluşların ve uygulamaların zirvesine ulaşılmıştır. Halen piyasaya her gün binlerce yeni buluş sunulmakta, neredeyse kullandığımız aletlerin ömürleri günlerle ölçülmektedir.

Ulaşılan ve devam eden bu teknolojik gelişmeler dünyanın tamamına değil, belli bir kesimine yayıldığı için dünya insanlarının yaşamında büyük farklılıklar yaratmıştır. Dünyanın büyük bir kesimi açlık ve sefaletle boğuşurken, bir kesimi refah içinde  yüzmekte ve refahlarını daha da arttırmak için acımasızca dünyayı sömürmektedirler.

Başta bilim ve insanlar ile gelişmiş dünya ülkeleri tamamen maddeye yoğunlaştığı için mistik değerler bir kenara atılıp unutulmuş olduğundan, devletler ve insanlar daha çok zenginleşmek, daha çok maddi gelir elde etmek ve daha büyük güç kazanmak için çekinmeden insani değerleri ayak altına almakta ve güçlüler zayıflara zulüm etmektedirler. Bu maddesel gelişmeler tabir caizse, dünyanın ve insanlığın kimyasını bozmuştur ve yoğunlaşarak  bozmaya devam etmektedir. İnsanların gözü maddeden başka bir şey görmemektedir.

Bilim adamları her gün yeni bir şey bulmakta, fakat bunların büyük bir kısmı insanlığa karşı yıkıcı silah olarak kullanılmaktadır. İnsanlığın aleyhine kullanılan buluşlar,  insanlığın lehine olanlardan çok daha fazla ve etkilidir. Neredeyse bugünün bilimi insanlığın yok oluşuna neden olacak çalışmalara hizmet eder hale gelmiştir.

Bugün pek çok bilim adamı, matematiksel olarak hesaplanamayan, boyutları olmayan, ölçülemeyen, tartılamayan, laboratuvarlarda denenmeyen ve gözlemlenemeyen şeyleri ve nesneleri bilimsel kabul etmemektedir. Onlara göre, bir şeyin bilimsel olabilmesi için  somut olması yani maddesel olması gerekir. Bunun içinde bilim ve tüm araştırmalar madde üzerinde yoğunlaşmış , bu konuda büyük buluşlar yapılmış ve yapılmaktadır. Bu buluşlarla elde edilen gücün dünyayı ne hale getirdiği ortadadır. Batı kaynaklı bu gelişmelerle dünya gittikçe despot güçlerin hakimiyeti ve zulmü  altına girmektedir.

Bu gidişe dur demek için bilimin artık sadece somut şeylere yoğunlaşmak yerine varlığı bilinen soyut şeylere de ilgi duyması ve o konularda yoğun araştırmalar yapılması gerekmektedir.   Neyse ki son zamanlarda kuantum fiziği çalışmaları geliştikçe pek çok soyut nesne ve olayların varlığı ortaya çıkmakta ve her şeyin maddeden ibaret olmadığı,  maddenin yanında bir anti madde olduğu ve esasında maddenin de enerjinin yoğunlaşmış bir hali olduğu bilinmektedir.

 

Evren bilimi geliştikçe evrende keşfedilen ve halen keşfedilmemiş olan pek çok soyut nesnelerin ve olayların var olduğu bilinmektedir. Holografik evrenin varlığı ve holografik evren ile holografik beyin ilişkileri bazı bilim adamlarınca açıklığa kavuşturulmuştur. Duygularımızın, düşüncelerimizin, niyetlerimizin, dualarımızın bir tür enerji olduğu laboratuvarlarda tespit edilmiştir. Bu ve daha pek çok şey, bugünkü maddeci bilimin kabul etmek istemediği soyut kavramlardır.

Artık maddenin, daha doğrusu maddeyi oluşturan parçacıkların, korkunç bir enerji potansiyeli olan boşluk dediğimiz uzayda yaratıldığı bilinmektedir. Einstein ve Stephen Hawking gibi bilim adamları birbirine paralel pek çok evrenler olduğunu ve bu evrenlerde de yaşamlar olduğunu iddia etmektedirler. Fakat bütün bu gerçekler bugünün maddeci bilimi karşısında soyut ve bilim dışı kavramlardır.

Gerçek olan bir şey varsa, somut veya soyut adı ne olursa olsun bütün bunlar, adına büyük patlama denen, aslında patlamadan ziyade genişleme olan big-bang ile meydana gelen yaratılışların sonucudur. Ortada bir yaratılış varsa, mutlaka onun da bir yaratanı vardır. Çoğunun söylemeye dili varmasa da bu yaratıcı Allah’tır. Allah’ı inkar etmekle bir yere varılmaz. Yaratıcıyı yok sayıp dünyadaki canlıların ortaya çıkışını ve evrimini kör tesadüf hücre birleşmelerine bağlamak ve sonunda bunun izahatını tam yapamayıp, tabiat kanunları sonucu demek ne derece bilimsel bir yaklaşımdır.

Antik dönemlerde  olduğu gibi bilimle, inancın artık birlikte çalışmalarının zamanı gelmiştir. Sadece madde üzerine yoğunlaşan bilimin dünyayı ne hale getirdiğini çok açık bir şekilde görmekteyiz. Eğer bilim ve inanç birbirlerini dışlayarak değil, kol kola ve yan yana çalışırlarsa, somut ve soyut kavramlar eşit bir şekilde değerlendirilebilirse belki insanlıkta daha ahlaki bir düzen içine girer. Böylece, sadece  dünyada olup biteni değil, tüm evrende olup biteni de bilimin ışığında öğrenmiş oluruz.

Bütün bu mülahazalarla, kitabın esasını oluşturan makalelerimi yazarken şu hususlara dikkat çekmeye ve soyut kavramları ön plana çıkarmaya gayret ettim.

Evrenin holografik bir yapıda olduğunu, beyinlerimizde holografik bir yapı içerdiği için, bu iki holografik sistemin iç içe nasıl bir işbirliği içerisinde olduğunu göstermeye çalıştım. Bütün bu işbirliği somut değil soyut güçler tarafından yönetilmektedir.

Uzak Doğu felsefelerinin ve inançlarının mistisizm ile  nasıl iç içe geliştiğini ve gelişimin devam etmekte olduğunu göstermeye gayret ettim.

Kadim öğretilerle, kuantum fiziği sonuçlarının benzerliklerine işaretle, kadim öğretilerin temelinde kuantum fiziği kuralları olduğunu belirttim.

Geleceğin teknolojisinin, nano teknolojiye dayalı olacağını ve nano teknolojinin bugünkü bilinen maddeler yerine yeni maddeler yaratacağını ve buna bağlı olarak dünya yaşamını nasıl etkileyeceğini göstermek istedim.

Dünyayı hunharca kullanmamız nedeniyle meydana gelen çevre kirliliği ve küresel ısınmanın sonucu olarak  ilerde dünyada yaşanması muhtemel felaketlere değinerek, ilgilileri uyarmak istedim.

Öteden beri varlığı iddia edilen, fakat halen ispat edilmemiş olan yeraltı dünyası Agarta konusunu gündeme getirdim. 

Tamamen eksi kütleli, soyut varlık olan Takyonları, öte dünya ve ruh kavramını bilimsel formüllerle açıklamaya çalıştım.

İnsanlığın en büyük medeniyeti olduğu iddia edilen MU Medeniyeti’ni ve MU zamanında ve MU’ dan sonra insanlığın dünya yüzeyine dağılımını irdelemeye çalıştım.

Termitler, karıncalar, arılar ve sivrisinekler gibi çok özel, minik böceklerin hayatını irdeleyerek, bunların Darwinciler’in iddia ettiği gibi kör tesadüf ile var olamayacak, daha yumurta safhasından itibaren nasıl gelişip, çok kısa olan ömürleri içerisinde çok üstün bilgi ve yeteneklere sahip yaratılmışlar olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Bu böceklerin yaşamları boyunca görevlerinin kişisel menfaatlerine hizmet etmek değil, toplumunun  menfaatine ve devamlılığına hizmet etmek olduğunu ve bunu da içgüdüsel olarak hayatları pahasına yerine getirdiklerine işaretle, bu böceklerin yapabildiklerini bugünkü insanlığın yapamadığını, dolayısıyla bu böceklerin sosyal yapı olarak insanlardan çok üstün olduğunu anlatmaya çalıştım.

Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dâhisi TESLA’nın hayatından bazı bölümleri aktararak, bugüne kadar toplumumuza pek tanıtılmamış olan TESLA’yı tanıtmaya ve Amerikan kapitalizminin acımasız, çirkin yüzünü ortaya koymaya çalıştım.

İster inan, ister inanma isimli üç makale ile daha ziyade metafizik olaylara değindim. Bu makalelerde tamamı resmi hastanelerde ve laboratuvarlarda  uzman kişilerce deney yapılıp, kayıt altına alınan olayların hikayelerini aktararak, inkar edilemeyecek soyut bir şeylerin var olduğunu ortaya koymaya çalıştım.

Bu kitap; okuması zor, birazda sıkıcı olan pek çok bilimsel ve bilimsel araştırma kitaplarından istifade edilerek özel konulara göre seçilmiş ve herkesin anlayabileceği sadelikte ve üslupta yazılmış, birbirinden bağımsız makalelerden ibarettir.

Dolayısıyla düzenli okumanın yanında bir başucu veya seyahat kitabı olarak da düşünülmüştür. Ümidim odur ki, okuyucuları sıkmadan, onların ufkunu açacak bir şeyler vermiş olayım.

Görebildiğim kadarı ile;

Takriben 14 milyar yıl önce hiçlik denen bir noktadan, Big-Bang dediğimiz genişleme ile başlayan ve halen genişlemeye devam eden evrenimizdeki galaksiler, yıldızlar, gezegenler ve her türlü maddenin toplamının kapladığı hacim, toplam evren hacminin    % 1 ‘inden daha azdır. Geri kalan % 99’dan  fazlaki  boşluk hacminin esasında boş olmayıp, bugünkü bilimimizle halen sırrını çözemediğimiz bir tür enerji olduğunu öğrenince, bugün dünyada kullandığımız enerjilerin ne kadar ilkel enerji türü olduğunu anladım.

Bu boşluk enerjisi havuzu öyle bir havuz ki, yapılan hesaplamalara göre, bu boşluğun    1 cm³ (bir santimetre küp) hacminde 1094 gr. (on üzeri doksandört gram) maddenin enerjisine eşdeğer enerji bulunmaktadır. Einstein’nın  E=m.c²  formülüne göre ; 1 gr. maddenin enerjisi 245 milyon Kwh’dir. Bu enerji, Big-Bang’e neden olan enerjinin çoğalıp yayılanıdır. Yani birin sonsuza doğru çoğalmasıdır. Her türlü madde ve          anti-madde bu boşluktan yaratılmaktadır. Kullandığımız tüm maddelerin ve bizlerin temel parçacıkları bu boşluktan var olmaktadır. Eğer işin aslına inersek, bizler de soyut nesneleriz. Bizi biz yapan ve hareket sağlayan, adına ruh dediğimiz nesne bu boşluktan var olan soyut enerjidir. Bu enerji olmazsa  herhangi bir cisimden farkı olmayan bedenlerimiz ne işe yarar ki. Nitekim ölüm olayı ile ruh dediğimiz bu soyut enerji vücudu terk ettiğinde, bedene ne oluyor. Toprağa gömülüp çürümeye terk ediliyor.

Bu boşluk enerjisi temiz ve saf bir enerji, dünyada kullandığımız ve kullanırken de çevreyi kirlettiğimiz küresel ısınmaya sebep olduğumuz için adım adım dünyayı felakete sürüklediğimiz ilkel fosil enerjilerine benzer bir enerji değildir. Bu Big-Bang’le gelen yaratıcının enerjisidir. Fakat bütün bunlar maddeci görüşe göre, somut tarifine girmediği için, bunlar soyut kavramlardır diye ret mi edelim?

Soyut kavramların gerçekliğine ve yüceliğine verilecek daha onlarca  örnek ve cevaplar vardır. Eğer sadece bu konuyu işlemeye başlarsak bu ayrı bir kitap konusu olur.

 

SONSÖZ

İnsanlık, Yunan Medeniyeti ile başlayan ve 1830’lardaki sanayileşme hareketi ile yoğunlaşan, günümüzde daha da artan bir tempo ile devam eden  madde bağımlılığı nedeni  ile  varını yoğunu hep maddeye vermiş ve tüm gelişimini buna bağlamış olduğu için adaletli bir toplum yaratma yeteneğini yitirmiştir.

Yeni dünya anlayışında düzen toplumun bekası için gayret sarf etmek üzerine değil, kişisel zenginliğe her ne pahasına olursa olsun ulaşma üzerine kurulmuştur.

Kalıcı sosyal düzen kurmada insanlar karıncaların, arıların, sivrisineklerin çok gerisinde kalmıştır. Karıncaların kurduğu düzen milyonlarca sene aksamadan devam ederken, insanların kurduğu düzenler binlerle ve asırlarla ifade edilen zamanlar içinde çökmektedir.

Çünkü insanlar bencilliklerinden vazgeçememekte, toplumlarının bekasını hiçe saymaktadırlar. Zekalarını çoğunlukla kötüye kullanmaktadırlar.

Temennimiz en az, gelecekte bilimle inancın birbirini dışlamadan, birbirini tamamlayarak el ele sağlıklı, adaletli ve kalıcı toplumların yaratılmasında iş birliği yapmasıdır.

 

Yaşar ÖZKAN

Makine Mühendisi 

makalelerim@yahoo.com